İlla ki ayrılalım, dedi. İlla ki. Bir bayanın nadir kullandığı kelimelerden biriydi. İlla ki. Demek ki benden yeterince bıkmıştı ki böyle bir kelime kullanmıştı. Yüzüne bakarken aklımdan tek bir şey geçiyordu. İlla ki, illa ki, illa ki, illa ki, illa ki, illa ki pınar sucuk olsun. Bu boş düşünceleri kafamdan yok etmek için hemen konumuza odaklandım. Nayn dedim olmaz. Almanca kursun da tanışmıştım Özlem ile. Ama ilişkimiz boyunca çok nadir almanca kullandık. Ama illa ki konuşmak gerekirdi almanca, madem öğrendik. Ben bu zaman zarfında sürekli olarak bu aramızdaki sevgi-saygı ve aşkın çok iyi olduğunu kendime inandırmaya çalıştım. Hatta bunun gerçek olduğunu kanıtlamak için 1000 şahit aradım sadece 2 tane bulabildim. Kafamda konu nerelere gelmişti. Ben bunları düşünürken Özlem masa dan kalktı. Pantolonuna bağladığı zincirinden tuttuğum gibi çektim. Elim acımıştı. Ayrıl git beni benle burada yalnız bırak dedim. Sen zaten tanıdığım en gerzek insansın dedim. Ben bunu aşağılayınca birden gitmekten vazgeçti. Ters tepmişti dediklerim. Ya da ben öyle zannetmişim. Sen beni nasıl aşağılarsın dedi sen bana nasıl gerzek dersin dedi ben bir kere o almanca kursunu birincilikle bitirdim dedi. Evet bunları bana dedi. İçimden iyi bok yedin dedim. Özlem bana halen saydırıyordu kelimeleri, ama benim gözüm yan masaya takılmıştı o arada sadece özlemin ağzının oynadığını görüyordum. Yan masa da ise bize benzer bir çiftin farklı bir kavgası vardı. Fark şuydu gitmeye çalışan kişi çocuktu. Ben hiçbir zaman bırakıp gidemedim. Hep kaybeden oldum. Ama sanırım bu sefer masadan kalkıp giden ben olacaktım. Özleme çevirdim kafamı. Çiçek Ol Özlem! dedim. Anlamayarak yüzüme baktı. Çiçek ol dedim bir daha. Kollarını göğsünde birleştirdi, çiçek oldu. Sonra kollarını açarak niye çiçek oluyorum ki dedi. Olmaycam çiçek dedi. Kaba kız “olmayacam” dedi. Sonra; ulan ilkokulda hoca dediği zaman hiç itiraz etmezdik biz hemen çiçek olurduk sen niye itiraz ediyorsun niye böyle yapıyorsun farkındaysan r leri bastırarak söylüyorum beni üzüyorsun dedim. Sustum. Şunun farkına vardım ki ben bu gün çok fazla şey demişim. Genel de hepsi boş şeyler. Masadan kalktığım özlem bana halen bir şeyler söylüyordu. Bu sefer gerçekten susturdum. Özlem biz ne güzel bir çift dik, niye böyle olduk, nerde hata yaptık biz, dedim. Halbuki birbirimize ne güzel isimler takmıştık, halbuki birbirimizin her şeyini, halbuki birbirimiz bütün akrabalarını tanımıştık. Beni bu durumda nasıl terk etmek istedi anlamadım. Bana tarantinom derdi ben de ona du hast. Seviyorduk bu lakapları. Evet en sonuna geldik konuşmamızın. Özlemi en son susturduktan sonra yine bir sürü şey düşünmüştüm. Ama bu sefer o da konuşmadı. Masadan bir Kadir İnanır gibi, bir Memati gibi, bir Robert De Niro gibi kalkmak isterdim olmadı. Şimdi siz bana “ulan Robert ile Memati’yi bir mi tutuyorsun” diyeceksiniz. Hayır tutmuyorum. Sadece örnek vermek istedim, o an istediğim şeyin ne olduğunu daha iyi anlayın diye. Ama masadan bu ismini verdiğim 3 kişi den biri gibi kalkmadım. Salak İle Avanak da ki salak gibi kalktım masadan. Ayağımı masaya vurdum kalkarken. Özlem hem sinir bozukluğuyla hem de bu hareket hoşuna gittiği için ağzının kenarı ile güldü. Suratına baktım; ağzını burnunu dağıtırım görmüyor musun ayağımı nasıl vurdum, mal mısın kızım gülünür mü buna ağzını dağıttığımın, diyerek hakaret ettim. Ve başımı dikerek yürüdüm. Arkadan Özlem bağırdı; Atakan bana böyle hakaret edemezsin dur orda, dedi. Geri dönerek hop portakal orda kal, hesabı kim ödeyecek kızım ben masamda ki bayana hesap ödettirmem bekle ödeyeyim geleyim, dedim. Ve evet yine ayrılamadım. Ama o beni terk etti. Peki ben terk ettim mi?
24 Temmuz 2008 Perşembe
İLLA Kİ
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

1 yorum:
İlk okuduğumda çook güldüğüm, kardeşceğizimin süper ötesi yazısı. Eferim len
Yorum Gönder